kultepe1KÜLTEPE’NİN MİRASI:

Anadolu uygarlıkları üzerine yapılan araştırmalar, kültürlerin et­kileşimi ve daha sonraki uygarlıklara yansımalarına sıkça değinmişlerdir. Anadolu topraklarındaki kültürel kimlik sorununa farklı yaklaşımlarla yeni boyutlar getiren Anadolu hümanistlerinin ana konusu, Batı uygarlıkları ve bu uygarlıkların temelindeki Anadolu bağlantıları olmuştur. Yöresel olarak genellikle Ege ve Batı Anadolu uygarlıkları üzerinde yoğunlaşan bu aydınlar, Batılı çağdaşlarından farklı olarak, Batı uygarlıkları temelindeki Anadolu etkilerini vurgulamışlardır.

Tanzimat ve Cumhuriyet dönemindeki arkeolojik araştırmalar, Anadolu insanının tarihsel kimliğini zenginleştirmiş, binlerce yıldır yaşayan uygarlıkların çağımız insanına yansımalarının ilk izlerini or­taya çıkarmıştır. Bu izler, bugün Anadolu topraklarında yaşayan in­sanların kültürel kimliğinin ilk ipuçları olmuştur.

Cumhuriyet’in resmi Türkiyeli kimliği arayışı, dönemin mil­liyetçilik akımlarının yaygınlaştığı 19. yüzyıl sonlarında ağırlığını hissettirmiş ve Anadolu’da yaşayan insanların tarihini Orta Asya dışında pek fazla sorgulamamıştır. Burada 10. yüzyılın başlarında göç eden Türkmen boylarının tarihe etkisini yadsımak büyük yanlış olur, ancak Anadolu topraklarında yaşayan tarih, ne sadece bir ırkın ne de yörenin mirasıdır. Tarih, bu topraklar üzerinde binlerce yıldır üretilen düşüncenin eseridir. Anadolu insanı tarihi birikimini sonraki temsilcilerine aktarmıştır.

 

kultepe2Anadolu aydınının sorumluluğu, tarihsel izleri belirginleştirip, kopuk görünen bağların halkalarını birleştirmektir. Bu halkalar ki, bizi bu topraklarla ve bu topraklar üzerinde yaşamış bütün halklarla barıştıracak, akrabalık hislerimizi güçlendirecektir. Anadolu’daki nüfushareketleri, bütün yeni gelen kavimlere ve göç edenlere rağmen çağlar boyunca fazla değişmemiştir. Yeni gelenler eskilerle kaynaşmış ve toprağın parçası olmuştur. Kaldı ki, Hitit dönemi insanı ile hiçbir kan bağımız olmasa bile, ürettikleri düşüncenin bize yansımaları, bence fi­ziksel akrabalık bağlarından çok daha önemlidir.

 

Bir önceki asırda varlığı bile kuşku ile karşılanan Hitit uygarlığı, ancak 20. yüzyılın ortalarında yazılı tarih sahnesindeki yerini sağlamlaştırmıştır. Önceleri Kitab-ı Mukaddes’in sayfalarında adı geçen düşsel varlıklar sanılan Hititler, yaklaşık 1000 yıl süreyle dönemin en büyük kenti Hattuşaş’ı kurmuşlardır.(1)  ÎÖ 1800’lerde ku­rulan Büyük Hitit İmparatorluğu öylesine büyür ve gelişir ki, Ak­deniz’in karşı kıyısına, Mısır’a ulaşır. Hitit İmparatorluğu Anadolu topraklarındaki ilk büyük devlettir. Hitit öncesinde küçük yerli krallıklar dışında imparatorluk düzeyinde bir devlet organizasyonu kurulamamıştır.

Hitit devletinin Batı uygarlıkları üzerindeki etkisi ile ilgili bazı araştırmalar yapılmıştır. Kuruluşu üzerine yapılan araştırmalarda Batılı arkeologlar, bir Hint-Avrupa ırkı olan Hititlerin etkisini ağırlıklı olarak araştırmış, fakat yerli Anadolu köklerini fazlaca sor­gulamamalardır.(2) Konu ile ilgili araştırmalar, Hitit İmparatorluğu’nun altyapısı konusunda yeterli değildir. Bu eksiklik daha sonraki uy­garlıkların incelenmesinde de mevcuttur. Batılı tarihçiler Anadolu’da ta­rihi hep Anadolu’nun dışında aramışlardır.

Hititler, Anadolu yerlilerinin kültürel ve sosyal ağırlığını ka­bullenmek zorunda kalmışlardır. Hatta onların dinini, Tanrılarını be­nimsemişler, kurulan imparatorluğun temelindeki yerli öğeler onlara büyük güç katmıştır. Anadolu, Hitit İmparatorluğu öncesinde yüzyıllar boyu barış içinde yaşamış ve tarihsel gelişimini sürdürmüştür. Daha sonra kurulan bütün imparatorluklara yerel et­kilerini yansıtmış ve onları kültürel ve siyasi anlamda etkilemiştir. İmparatorluklar siyasi ve ekonomik güçlerini Anadolu’nun üretici yerel öğeleri ile artırmışlardır.(3)

Mezopotamya-Anadolu Bağlantısı ve Kültepe

Anadolu, Batı ile Mezopotamya’nın kültürel alışverişinde önemli bir halkadır. Bu ilişkinin en geçerli kanıtı Doğu, Ortadoğu ve Batı mi­tolojilerindeki benzerliklerdir. Hitit mitolojilerinin temelleri her ne kadar kendine özgü yerel öğeler içerse de, Babilonya ve Asur mi­tolojilerine de dayanmaktadır. Mitosların farklı karakterleri taşıdıkları folklorik öğeler Hititlerin kendi yorumları ve sanatsal değerleridir. Bun­ların yanı sıra Hitit mitoslarının, Yunan ve Batı mitolojilerinin köklerinde büyük ölçüde bulunduğu bilinmektedir. Hatta bugünkü bazı Avrupa öykü ve masallarının geçmişleri bu mitoslara dayanmaktadır. Hititler Mezopotamya’dan aldıkları mitosları geliştirip kendi özgün folklorik öğeleri ile süslemişlerdir.(4)

Mezopotamya (Yukarı Mezopotamya-Anadolu bağlantısının maddi temellerini vurgulamak gerekir. Kaniş karumu Anadolu’nun ilk yazılı belgelerini oluşturur ve döneminde dünyanın en büyük ticaret merkezlerinden biridir. Kültepe höyüğünde yaşanan 150-200 yıllık bu alışveriş, daha sonra 4 000 yıl sürecek Anadolu uygarlıkları tarihine büyük kazanımlar sağlamıştır. Bu alışverişin yanı sıra, 1 000 yıl sürecek Hitit İmparatorluğu’nun idari, kültürel ve sanatsal değerleri Anadolu insanına bu ilişki çerçevesinde aktarılmıştır.

 

kultepe3Kimi yazarların dile getirdiği gibi, Asurların sadece ticaretle uğraştıkları için Anadolu’nun kültürel gelişimine pek katkıda bu­lunmadıkları görüşü birçok nedenden ötürü inandırıcı değildir. Yıllarca barış ortamında süren bu alışverişin kültürel yansımalarının olmaması imkânsızdır. Tarihte en ağır sömürge ilişkilerde bile kültürel etkileşim olmuştur. Kaldı ki, bu ilişki sonucu sadece Asurların kârlı çıkmadığını, yerli Kaniş halkının da yarar gördüğünü hem arkeolojik buluntular hem de okunan kil tabletler doğruluyor. Kültürel alışverişin sonucu oluşan sentez yeni bir üründür ve özgüldür. Bu bağlamda Ana­dolu sanatı özgüldür ve kendi içsel öğelerini geliştirmiştir.

Kimi Batılı yazarlar ise Hint-Avrupalı bir kavim olan Hititlerin getirdiği ve kurduğu yapıyı esas almışlardır. Ama bu halkın, Anadolu’ya geldiğinde din dahil birçok yerel öğeyi kendi kültürlerine kat­malarıyla, etkisi yüzyıllarca yıllarca sürecek kültürel birikimi ya­rattıkları göz ardı edilmiştir.

Kültepe, Kayseri’nin 20 kilometre doğusunda Karahöyük köyü yanında pek fazla ilgi görmeyen bir höyük. Yıllarca ticaretle iç içe yaşamış yöre halkı, belki de, binlerce yıl önce uluslararası ticaretin ilk kurallarını koyan Kanişli hemşerilerini tanımıyorlar bile. Son 20 yılda ihracat hamlesini gerçekleştiren Kayserili sanayiciler bu top­raklarda 4 000 yıl önce dünyanın bir başka merkezi için siparişe göre mal üretildiğini biliyorlar mı?

Asurlar ve Kanişliler birbirlerine benzer evlerde, aynı şehirde barış içinde yaşamışlardır. Gerçi Asurlu tüccarlar mutlaka daha fazla kazanmışlar, ama idari denetimi elinde tutan yerliler de bu ilişkiden kazançlı çıkmışlardır. Bütün bunların ötesinde, Mezopotamya’nın kültürü bu alışverişle Anadolu’ya ulaşmıştır.

Bölgenin Coğrafi Durumu

Kültepe ve bölgenin coğrafi durumuna girmeden önce, Anadolu’da eskiçağ tarihinin genel coğrafi koşullarına kısaca bir göz atmakta fayda var. Üretici yaşamın başladığı İÖ 10000 yıllarında iklimde ısınma doğal çevreye yansımış ve buzullar çekilmeye başlamıştır. Bu ortamda yeni türler ortaya çıkarken, diğer bazı türler yok olu­yordu. Bu dönemde ilk kez hayvanlar evcilleştiriliyor, bitkiler tarım amaçlı olarak kullanılmaya başlanıyordu. İÖ 8000 yılında Anadolu bugüne göre daha ormanlıktı. Bunun nedeni iklimin daha nemli ve yağışlı olmasıydı. Ancak yağış miktarı geçen yıllara göre düşmüş, Kültepe’de -hayatın başladığı İÖ 2500-2000 yıllarında daha da kurak bir iklim yaşanmıştır. Tarım Anadolu’da, diğer Mezopotamya ve Mısır gibi hızlı bir gelişim sürecine girememiştir. Nedeni ise, Ana­dolu’da kuru tarım yapılmasıdır. Nehir boylarında yapılan sulu tarıma göre kuru tarım daha emek yoğun ve zahmetli bir iştir.(5)

Anadolu akarsuları Nil, Dicle ve Fırat gibi düz, engebesiz ara­zilerden akmadığı için, düzensiz debili ve su taşım acılığına uygun değildir. Bu durum tarımsal artıdeğerin değerlendirilmesine engel olduğu gibi, yerleşimlerin de çok az sayıda olan uygun dere boy­larının civarında olmasına yol açmıştır. Kerpiç yapılı yerleşim alan­larının sık sık yangına maruz kalması ve üst üste kurulan yapılar ne­deni ile, kimi yerde 35 metre yüksekliğe ulaşan höyükler oluşmuştur. Kültepe, step iklimi ile ormanlık alanın sınır olduğu Kızılırmak Hav­zasında 20 metre yükseklikte bir höyüktür.

Kayseri bölgesi ve civarı coğrafi durumunu en iyi anlatan yazılı tarih belgesi bundan yaklaşık 2.000 yıl önce yazılmış, coğrafyacı Stra- bon’unGeographica’sıdır. Anadolu’da doğa tahrifatının son 1.000 yılda arttığı hesaba katılacak olursa, Strabon bize bir ölçüde fikir verir. Bu dönemde Kültepe tamamen önemini yitirmiş, ağırlık Erciyes Dağı etek­lerindeki Mazaka’ya kaymıştır. Bölge toprakları düz ve kıraçtır. Çift sürmeye elverişli olmayan zemin kumlu ve kayalıktır. Fakat Kültepe ve çevresinin Mazaka’ya göre daha verimli olduğu bugün bile dikkati çekmektedir. Strabon’a göre bütün Kapadokya bölgesinin kereste ih­tiyacı Mazaka’dan karşılanmaktadır. Zira Erciyes ve çevresi tamamen çam ormanları ile kaplıdır. Mazaka’nın önündeki 7.4 kilometre mesafe ovada Melas (Sarımsaklı suyu) akar. Melas yayılarak kimi yerde bataklıklar ve göller oluşturur. Bu bölgede Mazakalıların bina yapımı için çıkardıkları düz volkanik taşlar vardır. Strabon’un bahsettiği bu volkanik taşlara Kültepe’de yapılan arkeolojik kazılarda da rast­lanmıştır. Günümüzde bile, büyük şehirlerdeki yapı ustalarının Kay­seri ve civar köylerinden gelmesi dikkati çekmektedir.(6)

Yine Strabon’a göre, Kral Arathes dar bir geçitte Melas’ın önüne bir baraj yaparak, komşu ovayı denize benzer bir göl haline ge­tirmiştir. Ancak barajın çökmesi sonucu ova toprağının çok büyük bir bölümü erozyona maruz kalmıştır.(7) Bölgedeki toprağın kıraç olmasında bu ve benzeri erozyon etkilerinin payı olması gerekir.

Bütün bu bilgilerin ışığında, şehirden 20 kilometre uzaktaki Kültepe Höyüğü Kayseri Ovası’nın verimli arazilerindendir. Halen höyük arazisinin bir kısmının üzerinde tarım ‘yapılmaktadır.

Roma döneminden sonra iskân görmeyen Kaniş’de yaşam, Ma- zaka’ya göre daha kolaydı. Örneğin su ve güvenlik sorunu daha kolay çözümleniyordu. Tarım toprağı daha boldu.

Kültepe Tarihi

Kültepe ilk kez 1882 yılında Th. G. Pinches’in burada bulunmuş olan kil tabletlerin yayınlanması ile bilim dünyasına tanıtıldı. Höyükteki ilk kazıyı 1893-1894 yıllarında Fransız arkeolog E. Chantre yapmıştır. Amerikalı bilgin Texer 1834 yılında Kültepe’yi araştırmak üzere gelmiş,, fakat bir tesadüf sonucu Hitit İmparatorluğu’nun başkenti Hattuşaş ve civarını keşfetmiştir.(8) Chantre’den sonra H. Winckler ve H. Grothe 1906 yılında höyükte sondajlar yapmışlardır. B. Hrozny 1925 yılında yaptığı çalışmalar sonucu 1 000 civarında tablet bulmuş ve çiviyazısını okuyarak ar­keoloji bilimine katkıda bulunmuştur. Hrozny’nin asıl amacı tablet bulmak olduğu için sistemli bir kazı yapmamış ve höyüğün Karum kısmında oldukça büyük ölçüde tahrifat yapmıştır.(9)

1948 yılından itibaren ilk sistemli çalışmalar Prof. Dr. Tahsin Özgüç tarafından yürütülmüş ve tunç çağından başlayarak Roma dönemine uzanan yerleşmeler ortaya çıkarılmıştır. Bu kazılarda tunç çağında* Orta Anadolu, Kuzey Suriye, Mezopotamya, Frigya, Batı Anadolu ilişkileri ortaya çıkarılmıştır. Kültepe’de kronoloji aşağıdaki evrelerde incelenebilir:

Eski Tunç Çağı: (İÖ 2500-2000) Kızılırmak havzasında yerleşilen önemli yerlerden biri de Kaniş’ti. Bu dönemde taş temeller üzerine kerpiç tuğladan yapılmış evlerde oturan halk ticaret, çömlekçilik ve çobanlıkla uğraşıyordu.

Asur Koloni Çağı: (İÖ 2000-1800) Şehrin en parlak ve etkileyici olan bu döneminde özellikle Orta Anadolu-Yukarı Mezopotamya ti­careti şehri oldukça geliştirmiş ve altın dönemini yaşatmıştır.

Hitit ve Geç Hitit Çağı: (İÖ 1800-1200-800) Erken Hitit döneminde bölgenin başkenti olan Kaniş, Büyük Hitit İmparatorluğu döneminde de önemini korumuştur. Ancak Anadolu’da Frig hâkimiyetinden sonra doğuya göç eden Muski ve Taballar, Kayseri bölgesinde etkilerini göstermişlerdir. Kaniş, Frig döneminden önce Tabal Krallığı’nın önemli bir merkezi iken, güneyden gelen Asur ve Sargon istilaları ile tahrip edilmiştir.

Frig Çağı: (İÖ 800-600) Anadolu’da İÖ 8. yüzyılda etkili olmaya başlayan Frigler kendi kültürel yaşamlarının özü olan tarım, do­kumacılık ve hayvancılığı Kayseri yaylasına getirmişlerdir. Bu dönemde Erciyes ve çevresi Kaniş’e göre öncelik kazanmış, Kaniş bir yerleşim yeri olarak devam etse bile, Mazaka daha gelişmiş ve önemli bir şehir merkezi olmuştur. 8. yüzyılda Anadolu’ya gelen Kimmerler Kaniş’i işgal etmiş ve kalınlığı altı metre olan şehir surlarını tahrip etmişlerdir. Daha sonraki yıllarda Kaniş tarih sahnesindeki özelliğini yitirmiş ve yaşam yirmi kilometre uzaklıktaki Mazaka’da devam etmiştir. (10)

Asur Ticaret Kolonileri Döneminde Kültepe’de Yaşam

Bu dönemde bağımsız bir krallık olan Kaniş, Asur’u Anadolu’ya bağlayan iki önemli anayolun birleştiği noktada kurulmuştur. Fırat üzerinden geçen bu iki yol güney ve kuzey yollarıdır. Bu yollar; Asur- Diyarbakır-Malatya-Kayseri ve Asur-Urfa-Adana-Gülek Boğazı yol­larıdır. Kayseri Yaylası tarih boyunca önemli yolların ve ticaret ilişkilerinin kavşağı olmuştur.

Kaniş, onu çevreleyen surlara rağmen, Asurlu tüccarların oturduğu Karum’la bir bütünlük içindeydi. Kaniş’in yöneticileri ve kral surların içindeki saraylarda yaşarlardı. Warsama Sarayı ve erken Hitit dönemine ait Anitta Sarayı, Hitit İmparatorluğu’nun başkenti Hattuşaş’taki saraylardan daha eski zamanlarda yapılmıştır. Karum’un da çevresi güvenlik amacıyla surlarla çevriliydi. Kaniş’te, Kayseri’nin soğuk iklimi dolayısıyla çağdaşı Troya kenti ile farklı mekân tipleri

vardı. Konutlar genellikle kapalı mekânlar ve küçük odalardan oluşuyordu. Orta Anadolu’da bugün bile benzer plan, malzeme ve yapı tekniklerine rastlamaktayız.

Kente Asurlular gelmeden önce de höyük dışında yaşam gelişme göstermiş, ticaret ilişkileri Orta Anadolu ölçeğinde devam etmiştir. Kazı sonuçları, Tabaka IV ve IlI’de Kaniş ve Karum yerleşmelerinin birlikte aynı höyükte olduğunu, Tabaka Il’de ise, Karum’un höyük dışında olduğunu göstermiştir.

En yaygın olan yapı tipi, bir büyük ve iki küçük odanın olduğu ko­nutlardır. Bu yapılarda büyük odalarda fırın ve ocaklar bulunmaktaydı. Fırınlar tabletlerin pişirilmesinde, ocaklar ise, ailelerin yiyeceklerini pişirmesinde kullanılıyordu. Bugün bile civar kasaba ve köylerde bazı konutlarda bulunan tandırlar ekmek pişirme ve ısınma amaçlı kul­lanılmaktadır. Yerli Kanişlilerin evlerinde fazla sayıda tablet bu­lunamamıştır, ancak Asur mahallelerinde çok sayıda tablet bulunmuştur. Hatta bir evde 2 600 adet tablet bulunmuştur. Bu durum farklı sosyal sınıflardan insanların yaşadığını göstermektedir. Dönemin Anadolu kent yapısında özgür insanlar, tüccarlar ve köleler yaşamaktaydı.

Konut ve işyerleri genellikle aynı mekânlardan oluşmuş, odalardan biri arşiv olarak kullanılmıştır. Tüccarlar evlerini genellikle ofis ve depo olarak kullanırken, zanaatçılar atölye olarak kullanmışlardır. Kalıplar, potalar, depolanmış mallar evlerin imalat amaçlı kul­lanıldığını gösterir buluntulardır. Atölyelerde metal aletler, silahlar, süs eşyaları yapılırdı. Bronzdan yapılan aletler belirli bölgelere top­lanmıştı. Bazı evlerde iki tondan fazla işlenmiş obsidyen bloklara rast­lanmıştır. Atölyelerin en önemli özelliği, malların dış pazarın talebine göre yapılmış olmasıdır. Genellikle Yukarı Mezopotamya ve Suriye şekilleri işlenmiştir.(11)

Tarımın gelişmiş olduğunu gösteren buluntular; yanmış tahıl ta­neleri, el değirmenleri, tahıl deposu olarak kullanılan büyük küpler ve taş ambarlardır. Günümüzde de Kültepe’yi çevreleyen alan tarım amaçlı kullanılmaktadır.

Bronz çağı sonunda Orta ve Kuzeydoğu Anadolu’da maden işçiliği çok gelişmiştir. Bu gelişme büyük bir örgütlenme zorunluluğu ge­tirmiş ve yönetici sınıflar tarafından denetim altına alınmıştır. Metal işçiliği ve madencilik başlı başına meslek olmuştur.

Troya ve Kaniş, dönemin eşzamanlı kentleri olarak ortak özellikler gösterir. Bu iki kent, birbirine çok benzeyen kent dokusuna, sosyal yapı ve yaşamsal özelliklere sahiptir. Tipik örnekleri; Kültepe’de bulunan bardak, vazo ve kırmızı renkli çanakların Troya’dakilerin benzeri olmasıdır.(12)

Dikkati çeken bir başka husus da, Asurlu tüccarlarla yerli Kanişliierin evlerinin birbirine çok benzemesidir. Hatta kullandıkları eşyalar bile aynıdır. Tüccarlar Asur’dan farklı olarak Anadolu’daki evlerinde yerli seramik ve günlük eşyaları benimsemişlerdir. Din ve âdetlerine bağlı kalsalar da, yerlilerle çok iyi anlaşmışlardır. Belirli dönemlerde Anadolu içlerine seyahate çıksalar da, evleri hep açık kalıyordu. Kentin nüfusu, seyahate çıktıkları dönemde azalıyor, sonra yeniden artıyordu. Kaniş’teki yerli prenslerin Asurlu tüccarların üzerindeki idari etkisine rağmen, yerli Kanişlilerle aralarında pek problem çıkmıyordu. Aralarındaki işbölümü gereği yerliler ziraatçı, haydan yetiştiricisi, demirci, dökümcü, işçi, yapı ustası, nakliyeci, derici ve halıcı olmuşlardır.(13)

Kaniş Krallığı’nda konutların sahibi bireylerdir. Bu durum hem Asurlar hem de yerliler için aynıdır. Bazı tüccarlar kentte birden fazla konut edinmişlerdir. Genellikle evler tek katlı veya iki katlıdır. Kentin ana sokakları düzenli ve yük arabası geçecek kadar geniştir. Atık su ve yağmur suyu toplama sisteminde borular yerine kanallar tercih edil­miştir. Sokaklardaki bu kanalların üzeri yassı taşlarla örtülüdür. Bu yapılar kentin zengin Kanım kısmında bulunmaktadır. Yerli evlerde atık su toplama sistemi yoktur. Bu durum bayındır sorunlarının merkezi bir örgütlenme yerine, sivil olanaklarla yapıldığını göstermektedir.

Mimaride kerpiç ile birlikte ahşap malzeme kullanıldığı için, Kaniş Karumu ani bir yangınla en parlak döneminde yıkılmıştır. Sık sık yaşanan bu yangınlar sonucu kent her defasında yeniden inşa edilmiştir. (14)

Kültepe, Anadolu’da uygarlığın dönüm noktasıdır. Yazılı bel­gelerle yaşam Kültepe ile başlamıştır. Kaniş, Mezopotamya uy­garlığını Anadolu üzerinden Ege’ye ve oradan da Avrupa içlerine taşıyan zincirin en sağlam halkasıdır. Bu topraklar üzerinde kurulan ilk büyük imparatorluğun temeli burada atılmıştır. Anadolu insanı, Kültepe deneyi sonrası yaşadığı toprağın önemini kavramış, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kullanmayı öğrenmiştir. Bu uygarlık kıvılcımı ile kendi öz değerlerini biçimlendiren halk, bu değerleri Anadolu’dan gelip geçen bütün kavimlere taşımıştır.

Tarihin derinliklerinde henüz belirginleşmemiş bir yol vardır. Kaniş’ten Hitit İmparatorluğunun başkenti Hattuşaş’a uzamı*. Bu yol bilgi yoludur, akıl yoludur. Uygarlık kervanının geçtiği yoldur. Bu yola bütün bir ömrünü adayan Sn. Prof. Dr. Tahsin Özgüç ve diğer ar­keolog yoldaşlarına minnet borçlarımızın umarım bir gün farkına varır ve öderiz.

Kültepe’ye son gittiğimde güneşli bir nisan günüydü. Kara tepe ba­harla yeşermiş, sarı ve beyaz papatyalar kaplamıştı her yanı. Kızım elimi bırakıp coşkuyla papatyalara koşarken, toprağın altındaki keşfedilemeyenlerin hüznünü yaşadım.

KÜRŞAT BAŞDEMİR

 

DİPNOTLAR :

  1. [ O.R. Gurney, TheHittiîes, s.2.
  2. İ.Z. Eyüpoğlu, Anadolu Uygarlığı, s. 152
  3. İbid, s. 189.
  4. 4.H.S. Hooke, Ortadoğu Mitolojisi, çeviren A. Şener, s. 120.
  5. S. Aktiire, Anadolu’da Bronz. Çağı Kentleri, s.60-67.
  6. Strabon, Antik Anadolu Coğrafyası, çeviren A. Pekmen, s.7-8.
  7. İbid, s.8.
  8. CW. Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu, çeviren E.N. Erendor, s. 14.
  9. E. Akıırgal, Anadolu Uygarlıkları, s.535.
  10. H. Erkiletlioğlu, Kayseri Tarihi, s.4-9.
  11. T. Özgüç, Kiiltepe-Kaniş II: Eski Yakındoğu’nun Ticaret Merkezinde Yeni Araş­tırmalar, s.36-48.
  12. S. Aktüıe, age, s. 122.
  13. İbid, s. 129-130.
  14. İbid, s.134.