AYNADAKİ RESİM

Mevlana’nın çok bilinen bir sözü vardır, “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.” 

Ben kendi hesabıma her ikisini de bu yaşıma dek yapamadım. 

Birinci önerisini zaten hiç doğru bulmadım. İkincisinin, yani gerçek anlamda “göründüğü gibi olmanın” zorluğunu takdir edersiniz. 

Bu değerlendirmeyi onur, namus, dürüstlük ve iyilik gibi farklı toplumlara göre kendi içinde de görecelik taşıyan kavramlar çerçevesinde yapmıyorum.

Eminim kendi ses kaydınızı bir kez olsun dinlemişsinizdir. Sesinizden ne kadar farklı ve yadırgayıcı değil mi? 

Ben aynı duyusal farklılığın aynadaki görüntümüzde de olduğunu düşünüyorum. “Aynadaki ben miyim?” 

Aynada kendimi tanıyamadığım gibi, oğlumun, kızımın, karımın, yakınlarımın ve sizlerin gözünde de farklı görüntüler oluşturuyorum. 

Ama aynadaki görüntü benim gerçek hesaplaşmam gereken kişi. Bu karşılıklı bakışma çocukluğumdan beri devam ediyor. 

Aynı gölgesini Nana’ya (Wendy’nin köpeği) kaptıran Peter Pan gibi. Ancak burada kaçan benim, mahir bir polis gibi kovalayansa Ayna. Bir ömür devam ediyor bu kaçış. Teslimiyetin sonu hapis, kaçış ise ne düzeyde özgürlük, siz tahmin edin.

Sabahları kalkıyorum, yüzümü yıkıyacağım, henüz bilinçaltımla hesaplaşmamışken ayna hesap soruyor. Asansörde, otel koridorlarında, mağazaların vitrinlerinde, her yerde O. 

Peşimi bir türlü bırakmıyor.

Kaçış yolculuğu bir gün bitecek. Bir gün biliyorum masaldaki Alice gibi ya ayna beni içine çekecek, ya da aynadaki benim bedenime girecek. 

Yaşarken mahkum veya narsist olmaktansa ben bunun gözlerimi yeryüzüne kapadığım gün olmasını tercih ederim. 

Sonrası mı? 

Sonrası sürpriz!

“Kendine bir ayna bul, aynada bir kusur görür isen aynayı kırma. Kusuru kendinde bil.”
Tapduk Emre, 13. Yüzyıl.

 

13 Ocak 2018