HAYALET KASABASI ŞAİRLERİ

Uzak bilinmez diyarlarda, bir kasaba kahvehanesinde masalardaki siluetlere göz gezdirirken bir Sait Faik hayaleti beliriverir.

Yüzünde yarım tebessümle elini kaldırır, tam papazı masa ortasına bırakmak üzeredir. 
O an muzip bakışıyla, ağzında sönmüş sigarasıyla çaktırmadan bana bakar sırıtır. 

Eli hala havadadır. Buz mavisi gözleri buğulanır, ufukta batan kızıl güneşe dalar uzaklara gider, çok uzaklara. 

Artık masada o yoktur.

Tam o sırada yan masadan öfkeli bir ses yükselir, 

“Yine daldın be, şu oyuna kendini bir veremedin?” 

Karşısındaki suçlu, silik siluet Orhan Veli’dir. Tükenmez kalemle çaktırmadan Nahit hanıma bir aşk şiiri karalıyordur.

Onun bu umursamaz hali kızgın adamın öfkesini körükler.

“Cevap versene be adam, neden susuyorsun?”

Hayaletler konuşamaz ki, sadece bakarlar.

Sonra gelişi güzel döşenmiş arnavut kaldırımına aceleci bir kız çocuğunun iskarpinleri takılır, yere düşer.

Doğrulur, dizi kanıyordur. Elindeki kahverengi defteri sımsıkı tutmaktadır.
Bize bakar. 

Küçük kızın sitemli gözleri Nilgün Marmara’dır, hiç ağlamaz.

Cızırtılı radyoda hicaz makamında bir şarkı sessizliği doldurur:

“İstanbul’un orta yeri sinema,
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama”

Şair başını kaldırır, şiir yarım kalmıştır.

Kızgın adama gülümser.