MAZİ KALBİMDE BİR YARADIR

1900’lü yılların başında Buenos Aires sokaklarının müziği Avrupa’ya taşınmış ve tango melodileri Avrupa metropollerinin lüks sokaklarının vazgeçilmeziydi. 

Aynı müzik bir bumerang gibi okyanusu aşıp Avrupa’dan Arjantin’e geri döndüğünde bu kez Arjantin sosyetesinin gözdesi olmuştu.

Zamanla yaşlı kıtanın sınırlarını zorlayan tango, batılılaşma hareketlerinin yeni filizlendiği genç Türkiye Cumhuriyet’inin yeni başkentinde duyulmaya başladı. 

İstanbul’un Alaturka müziğine karşı yeni bir müzik. Üstelik içinde aşk, acı ve hüzün barındırıyor. Yeni müziğinin İstanbul gazinolarına da nüfus etmesi kaçınılmazdı. 

Arjantin’den tek farkı Türkçe tangolardan yükselen melodilere günün koşullarında bulunamayan bandoneon yerine akordiyon eşlik etmesiydi. 

İşin garip tarafı, Yeşilçam sayesinde bu müzik Anadolu’da da duyulmaya başlamış, büyük şehirlerdeki gibi pek karşılığını bulmasa da halk arasında kendilerine benzemeyen Ankara ve İstanbullu insanlara modernitenin simgesi olan bu yeni müziği çağrıştıran “Tankü” ismini takmışlardı. Sanırım nesilden nesile aktarılan bu ad hala kullanılıyor. 

Neyse, şimdi dönelim öykümüzün kahramanı Ethem beye. 1930’lu yılların başında bir taşra kasabasından İstanbul’a okumak için gelen Ethem’i de büyülemişti tango. Alaturka müziğin yeni simgeleri Müzeyyen ve Safiye hanımdan çok, o Seyyan Hanımın hayranıydı. 

Üniversite yıllarında bir iş bulup çalışmaya başlamasının ana nedeni kasabadan gönderilen paranın yetersiz kalması değil, üç beş kuruş biriktirip Beyoğlu’ndaki Mulen Ruj gazinosuna ayda bir kez olsun gidip, Seyyan hanımı dinlemekti. 

Çalıkuşu’nu söylerken çalıkuşundan çok bir kanarya gibi şakıyor, Aşk Mevsimi’ninde ise şarkıdakinin aksine Ethem beyin gönlünde bir günle bahar oluyordu. 

Konservatuvar eğitimi almış bu sopranonun sesi alaturkadan ziyade tango için bulunmaz bir renkti. 

Bir süre sonra, 1932’lerden sonra Seyyan hanım görünmez oldu. Ethem bey defalarca Mulen Ruj’a geldi. Gazinonun önündeki afişlerde Seyyan hanımın göremiyor, geri dönüyordu. Biriktirdiği parasını yatırdığı taş plaklarla avunuyordu. 

Masaldaki peri gibi birdenbire yok olmuştu. 

En büyük keyfi Şirketi Hayriye vapuru ile boğazı geçerken kaptan kamerasındaki gramofondan dalga dalga yayılan Seyyan hanımın sesiydi. 

Yıldızların Altında’yı dinlerken ortadan birdenbire kaybolan Seyhan hanımın kim bilir hangi Avrupa kentinde gökyüzünde yıldızlara bakarak aynı şarkıyı söylediğini düşünüyordu. 

Bazen gökyüzünün bulutsuz olduğu güzel günlerde Kadıköy’den Seyyan hanımı martılar eşliğinde tekrar dinlemek için aynı vapurla karşı kıyıya geçiyordu. 

Uzakları özleyen
Bir martı gibi kaçtın
Sevginin sahilinden
Gözlerimin ufkundan

Bir yaz bulutu gibi
Geldin ve uzaklaştın
Rüzgarın hırçın sesidir
İçimde senden kalan

Bu boğaz sefaları Dolmabahçe önlerinden geçerken hastalık döneminde Gazi’nin rahatsız olmaması için müziğin yasaklanmasına kadar devam etti.

Ethem beyin Seyyan hanıma melankolik aşkı bir ömür devam etti. Hiç evlenmedi. Yaşamı boyunca Seyyan hanımın Sahibinin Sesi veya Colombia’dan çıkan taş plaklarını edinmeye çalıştı. 

Müzik çalar teknolojileri geliştikçe, yeni pikaplar, kasetçalarlar, CD çalarlar çıktı, ama hiçbirinde artık Seyyan hanım yoktu. Ethem bey hışırtılı taş plaklarına ve gramofonuna yıllarca gözü gibi baktı.

1979 yılının bir gazete köşesinde Seyyan hanımın 45 yıl sonra ilk kez Fehmi Ege’yi Anma Gecesi’nde şarkı söyleyeceğini okuyunca Ethem beyin kalbi gençlik yıllarındaki gibi küt küt atıyordu. Üstelik o gündü anma günü. 

Yatağından kalktı, giyindi, bastonunu eline alarak evden çıktı. İskeleye kadar yürüdü. Vapura bindiğinde yaklaşık yirmi yıldan beri hiç vapura binmediğini fark etti. 

Salona geldiğinde davetiyesi olmayan bu yaşlı adama zorluk çıkarmadılar ve arka sıralarda bir koltuğa oturdu.

Sahnedeki yaşlı kadını uzak gözlüklerini evde unuttuğu için iyi göremedi ama ses aynı sesti. Buğulu sesini onca yıldan sonra dinlerken ellerinin titremesine engel olamıyordu. 

Yanında oturan genç kız ve delikanlının konuşmalarından bir teğmenle evlendiğini ve uzun yıllar Anadolu şehirlerinde sıradan bir hayat yaşadığını öğrendi. Alaturka müziğin sembolleri şaşalı modern bir hayat yaşarken, modern müziğin sembolü Seyhan hanım oldukça mütevazi ve mazbut bir hayat yaşamıştı.

Demek ki, yıllardır düşlediği bu kadın şarkılarını Paris’teki yıldızların altında değil Sarıkamış’ta bir lojmanın balkonunda yıldızlara bakarak söylemişti. 

Dışarı çıktı, bastonunu yakındaki çöp kutusuna bıraktı. Tıpkı 1930’larda Beyoğlu’nunda Mulen Ruj konserleri sonrasında olduğu gibi bir Seyyan hanım şarkısı mırıldandı. 

Mazi kalbimde bir yaradır, 
Bahtım saçlarımdan karadır. 
Beni zaman zaman ağlatan 
İşte bu hazin hatıradır. 

Ne göğsünde uyuttu beni, 
Ne bûseyle avuttu beni.